CEMİL BAYIK ROPÖRTAJI


GEZİ PARKINDAN ORTADOĞUYA BAYIK'IN SON OLAYLARLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ

Sözde KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, Suriye üzerindeki çekişme ve çatışmaları değerlendirirken, “Şu bir gerçektir ki, bugün Suriye’de esas demokratik alternatif güç Kürtlerdir” dedi. Bayık, “Bugün ABD, Avrupa, Rusya, Çin farklı biçimde de olsa Kürtlerin üçüncü çizgisine gelmişlerdir. Ne Esad rejimi ne işbirlikçi İslam’a dayalı bir siyasal ve sosyal yaşam. Bunlar reddediliyor ama yerine ne konulacağı ABD, Rusya, Çin ve diğer güçler için çok belirgin değil. Ama Kürtlerin projesi açık, net ve belirgindir. Üçüncü yolu, üçüncü çizgisi belirgindir” şeklinde konuştu.

Sözde KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık, Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın inisiyatifi ile başlayan süreci değerlendirdi:

ORTADOĞU’DAKİ ÇEKİŞME VE ÇATIŞMALAR

Ortadoğu’da yeniden yapılanma süreci yaşanıyor. Üçüncü Dünya Savaşı olarak da tanımlanan Ortadoğu’daki yeniden dizayn sürecinde hegemonik güçlerin Suriye’de odaklanan siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemil Bayık: Ortadoğu, dünya siyasi tarihinde her zaman önemli yere sahip olmuştur. Zaten insanlığın toplumsal kültürü yarattığı ilk alan olduğu gibi, ilk uygarlıkların da şekillendiği alandır. Bu açıdan dünya siyaseti, siyasi dengeleri insanlığın ilk toplumsal yaşama kavuştuğu coğrafyada ilk çağla birlikte ortaya çıkmıştır. İlk toplumsallık Ortadoğu’da şekillenip dünyaya yayıldığı gibi, ilk uygarlıklar da Ortadoğu’da şekillenmiş, dünyaya yayılmıştır. Daha sonraki bin yıllarda da bu gerçeklik değişmemiştir. Ortadoğu, uygarlık sistemlerinin buluştuğu, kesiştiği yerdir; dünya ticaret yollarının geçtiği yoldur. İlk ideolojilerin, temel kültürlerin şekillendiği yerdir. İlk inançların, tek tanrılı dinlerin şekillendiği yerdir. Ortadoğu’nun bu karakterine kapitalist çağda petrol ve enerji kaynakları gibi önemli etkenler de eklenmiştir. Böylelikle Ortadoğu günümüzde de siyasal mücadelenin odaklandığı merkez olmuştur.

20. yüzyılda reel sosyalizmle kapitalist modernist sistem arasındaki çekişmenin de odaklandığı temel coğrafyalardan biridir. Yine kapitalist sistem güçlerinin kendi aralarında kavga ettikleri alanların başında gelmektedir. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra siyasi dengelerin dağılması en fazla da Ortadoğu’da siyasal boşluklar ortaya çıkardır. Ortadoğu’daki bu siyasal boşluk, sistemi rahatsız eden birçok sorun da ortaya çıkardı. Bu çerçevede 1991’de Birinci Körfez Savaşı, yine 2003’te İkinci Körfez Savaşı denilebilecek savaşlara sahne oldu. Bu savaşların tümü Ortadoğu’ya yeniden çeki düzen verme temelinde gerçekleşti. Öte yandan reel sosyalizm ortamında şekillenen iktidarlar varlığını sürdürmeye devam ettiler. Şekillendikleri siyasal ortam ortadan kalktığı halde, bu rejimler kendi varlıklarını sürdürme çabası içinde oldular. Yine İran gibi, bir devrim yaşayan ve gücünü tarihsel kültürden, gelenekten alan ve devlet geleneği köklü olan bir siyasi güç de Ortadoğu’nun siyasal denge mücadelelerinde etkin olmak istemektedir. İmparatorluk geleneği, kültünü taşıyan Türkiye’nin egemen güçleri de Osmanlı İmparatorluğu’nun ayak izlerine dayanarak Ortadoğu’da etkin olmak istemektedir. Tüm bunlar Ortadoğu’da ciddi bir çekişme ve çatışma durumunu ortaya çıkarmıştır.

ABD VE AVRUPA’NIN ORTADOĞU’YU ŞEKİLLENDİRME ÇABALARI

Son yıllarda Tunus ile başlayan, Mısır’a yayılan, Libya ve Yemen ile boyut kazanan eski iktidarların yıkılması, Ortadoğu’da yeni dengelerin oluşma sürecine hız kazandırmıştır. Özellikle de dünyanın en temel hegemonik gücü olan ABD, Avrupa ile birlikte bu süreçte Ortadoğu’yu şekillendirmek istemektedir. Bu çerçevede Mısır ve Libya’da iktidarların el değiştirmesinden sonra Suriye’ye el atılmıştır. Suriye de zaten soğuk savaş döneminde şekillenen bir rejimdir. Bu açıdan kendisini yenidünya koşullarında köklü bir temele dayandıracak ve yaşatacak yeniden bir yapılandırma yaşamamıştır. Bu nedenle on yıllardır baskı altına alınan içteki muhalefet Suriye’de ayağa kalkmıştır. Suriye’de siyasal iktidarsızlığın ortaya çıkmasıyla birlikte Ortadoğu’da güç olmak isteyen Türkiye de Suriye’de etkin olmak istemiştir. Özellikle ABD’nin Libya müdahalesine katıldıktan sonra Suriye müdahalesine de erkenden katılıp Suriye’de avantaj kazanarak Ortadoğu’da etkinliğini arttırmayı hedeflemiştir. Başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere daha başka güçler de Suriye’deki çeşitli muhalif güçlerle ilişkilenmiştir. Bu durum Suriye’de ciddi ve karmaşık bir çatışma ortamı yaratmıştır.

Suriye’nin Ortadoğu siyasetindeki önemi her zaman biliniyordu, bilinmektedir. Ancak bu çatışma sürecinde Suriye’nin Ortadoğu’nun siyasal dengelerini etkileme gücünün ne kadar önemli olduğu bir daha görülmüştür. Bu nedenle de bütün etkili uluslararası güçler, Türkiye ve İran da dâhil, bölgesel güçler Suriye’ye daha fazla müdahil olmuşlardır. Çünkü Suriye üzerinden bir Ortadoğu sistemi şekillenecektir. Suriye’deki değişiklik ve gelişmeler sadece Suriye’yi etkilemeyecek, bütün Ortadoğu’daki yeni kurulacak sistemin nasıl şekilleneceğine etkide bulunacaktır. Bu açıdan da Suriye üzerindeki çekişme ve çatışma düşünüldüğünden daha farklı ve karmaşık bir boyut kazanmıştır.

SURİYE’DEKİ ŞEKİLLENME BÜTÜN ORTADOĞU’NUN SİYASAL KARAKTERİNE YÖN VERECEK

ABD ve Avrupa ilk başlarda Suriye’deki muhalefete destek verirken, Suriye muhalefetinin ayağa kalkarak Suriye’deki Esad rejimini devirmesini isterken, kısa sürede Suriye’de İslamcı güçlerin etkili hale geldiği görülmüştür. Bu durum Suriye’deki savaşı daha farklı bir boyuta taşımıştır. Böyle bir durumda İsrail güvenliği konusunda hassas olan güçler Suriye’deki muhalefeti daha yakından takip etmeye başlamıştır. Yine Lübnan ve Suriye ile yakından ilgilenen, Lübnan’daki Hıristiyanların vasisi gibi kendini gören Fransa gibi bir güç de Suriye’deki İslamcı muhalefetin gelişmesiyle birlikte bu muhalif güçlere karşı politikalarını daha dikkatli yürütmeye başlamıştır. ABD ve Fransa da şunu görmüştür ki, Suriye’deki yeni devlet şekillenmesi sadece Suriye’yi ilgilendirmeyecek, bütün Ortadoğu’nun siyasal karakterine yön verecektir. Böyle bir karakteri olduğu görülmüş, bir de siyasal İslamcıların etkin olacağı anlaşılınca, Suriye’nin yeni iktidarının nasıl olması gerektiği konusunda yeni arayışlar içine girmişlerdir.

RUSYA, ÇİN VE İRAN

Rusya ve Çin ise Suriye’nin bütün Ortadoğu’yu etkileyen karakterini bildiklerinden onlar da diğer alanlarda olmadığı kadar Suriye üzerinde ilgilerini arttırmışlardır. Zaten daha önce sıkı ilişki içinde oldukları Suriye rejimine destek olmuşlardır. İran ise esas olarak kendi kaygısı nedeniyle Suriye rejimini desteklemektedir. Dolayısıyla Irak da bu çekişmenin parçası haline gelmiştir. Bu durum da Suriye’deki siyasal çekişme ve çatışmaları daha da karmaşık hale getirmiştir. Hem Suriye üzerinden Ortadoğu dengeleri önemli düzeyde netleşmeye gideceğinden, hem de uluslararası ve bölgesel birçok gücün içerisinde olduğu karmaşık bir savaş olmasından dolayı Suriye üzerinde yürütülen savaşa Üçüncü Dünya Savaşı denilmektedir.

CENEVRE KONFERANSI

Nitekim tüm dünya savaşları sonunda olduğu gibi, belirli konferanslarla bölgenin karakteri şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Cenevre görüşmeleriyle aslında birçok gücün içinde yer aldığı belirli bir savaş ve siyasal mücadeleden sonra Suriye üzerinde belirli bir uzlaşma yaratılmaya çalışılmaktadır. Uluslararası güçlerin kapsamlı bir uzlaşmaya yönelmesi bile zaten Suriye’deki durumun ciddiyetini göstermektedir. Daha önce Türk devleti Cenevre görüşmelerini küçümserken, aleyhinde konuşurken, hatta ABD ve Avrupa’ya da kendine göre çatarken, obama ile yapılan görüşmelerden sonra Cenevre görüşmelerinin öneminden söz edilmiştir. Türkiye de Suriye üzerinde sandığı gibi tek başına silahlı ve siyasi gücüyle bir şey yapamayacağını gördüğünden böyle bir uluslararası konferansın içine girerek kendi etkisini ve varlığını sürdürme yaklaşımını benimsemiştir. Daha doğrusu bunun dışında başka türlü kendisinin Suriye üzerinde etkin olması ve Suriye politikasını yürütmesinin mümkün olmadığını görmüştür.

TÜRKİYE’NİN SURİYE ÜZERİNDE ETKİN OLMASINA İZİN VERİLMEYECEK

Eski Suriye aşılırken, yeni Suriye kurulurken belli bir uzlaşma temelinde sonuca gidilecektir. Tabii ki bu uzlaşma da eşit güçlerin uzlaşması olmayacaktır. Bir hegemon güç olacaktır. Bu zaten ABD ve yanındaki Avrupa’dır. Esas güç sahibi onlar olsalar da, Cenevre görüşmelerinde Çin ve Rusya’nın çıkarları da belirli düzeyde gözetilecektir. Türkiye’nin siyasi olarak Suriye üzerinde çok etkin olmasına izin verilmeyecek, ama bazı ekonomik imkânların tanınması da sağlanacaktır.

Suriye üzerinde siyasal İslamcıların hâkimiyetini Avrupa ve ABD’nin de istemediğini İran, bu süreçten yararlanıp çok sınırlı bir biçimde Lübnan’da ve Suriye’de varlığını sürdürecektir. Daha doğru kendisinin bölgedeki karşı kutbu haline gelecek Sünni İslamcı bir iktidarın Suriye’de güç olmaması objektif olarak İran’ın da tümden kaybetmemesi gibi bir durum ortaya çıkaracaktır.

SİYASAL İSLAM

Yeniden şekillendirilmek istenen Ortadoğu’da ‘Siyasal İslam’ gibi gündeme giren çözüm formları, var olan sorunlara yanıt oluşturabilir mi? Mevcut milliyetçi devlet yapıları yıkılırken, bu çözüm modellerinin geleceği ne olacaktır?

-Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, başını ABD’nin çektiği uluslararası sistem Ortadoğu’da eski işbirlikçi iktidar bloklarıyla bölgede etkin olmayacaklarını görmüşlerdir. Son İki yüzyılda kendine modern ve laik diyen, bir yönüyle Avrupa kapitalist modernist sistemin maketi olan toplumsal kesimler ve siyasal akımlarla Ortadoğu kontrol edilmek istenmiştir. Ancak özellikle soğuk savaşın bitmesinden sonra bu iktidarlarla Ortadoğu’daki ülkeleri kontrol etmek, bu temelde de kapitalist modernist sistemin hâkimiyetini sağlamak zorlaşmıştır. Bu iktidarlar sistemin ihtiyaçlarına cevap vermedikleri gibi, toplumsal meşruiyetleri de kalmamıştır. Toplumun kültürel değerlerinden kopuk siyaset anlayışı, yaşam tarzı ve kültürleriyle toplumun çoğunun hedefi haline gelmişlerdir. Bu iktidar güçleriyle artık bölgede egemen olmak, bu iktidar bloklarıyla bölge toplumlarını kontrol etmek mümkün değildir. Bu açıdan toplumsal meşruiyeti olan, toplumla barışık olan yeni işbirlikçi güçler üzerinden Ortadoğu’yu kontrol etme politikasına yönelmişlerdir. Bunun için de işbirlikçi ılımlı İslam dedikleri iktidar blokları üzerinden Ortadoğu’ya hâkim olma politikasına yönelmişlerdir; böyle bir strateji izlemişlerdir. Zaten soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı, komünizme karşı yeşil kuşak adı altında Sovyetler Birliği’ni kuşatma, etkisiz kılma politikası yürütülmüştü. Bu politika gereği Ortadoğu’daki birçok İslamcı kesimle ilişki kurulmuş, onları kendi işbirlikçisi, kendi politikalarının parçası haline getirmişti. Bir yönüyle siyasal İslam içinde ABD ve Avrupa ile ajan ilişkisi içinde olan çevreler yaratılmıştı. Bu nedenle Avrupa ve ABD, işbirlikçi İslam’a dayalı bir Ortadoğu şekillendirmek istemişlerdir.

Tunus’ta olaylar başlayınca Ortadoğu’daki yeni hâkimiyet stratejilerinin gereği olarak bu ülkelerde işbirlikçi siyasal İslamcıların etkili olmasına destek vermişlerdir. Onları yeni oluşacak iktidar bloğunun hâkim gücü haline getirme çabası göstermişlerdir. Bunun sonucu Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da, Yemen’de bu yönlü yeni işbirlikçi profile dayanarak bölgedeki etkinliğini güçlendirmeye, bölgeye yeni bir düzen vermeye çalışmışlardır. Ancak Suriye söz konusu olunca, kısa bir süre sonra Suriye’de bu güçlere dayalı bir iktidar bloğu yaratmanın Ortadoğu’da işbirlikçi ılımlı İslam’a dayalı düşündükleri stratejiye de katkı sunamayacağını görmüşlerdir. Hatta öngördükleri strateji açısından kendilerine dönecek ters sonuçlar yaratacağını düşünerek Suriye’ye farklı bir yaklaşım göstermişlerdir. Mısır ve diğer ülkelerde olduğu gibi, Suriye’de işbirlikçi de olsa siyasal İslam’ın hâkim olmasını istememişlerdir. Bunda İsrail ve Lübnan’ın Suriye’ye sınır olması yanından Türkiye’nin durumu da etkide bulunmuştur. Türkiye’deki siyasi İslamcı rejimin Suriye’deki işbirlikçi siyasal bir rejimler birleşmesi durumunda düşündükleri işbirlikçi İslam’a dayalı rejimlerin giderek karakterinin farklılaşıp kendilerine zorluk çıkaracak bir duruma geleceğini düşünerek Suriye’de farklı bir iktidar bloğunun etkin olmasını kendi çıkarlarına görmüşlerdir.

Suriye’de siyasal İslam’ın da içine alınacağı, ama başat olmayacağı; Kürtlerin, Dürzilerin, Alevilerin, Süryanileri, Ermenilerin son yüzyılda batı kültürüyle yetişmiş çeşitli kesimlerin, yine farklı siyasal anlayışta olanların ve sol kesimlerin de içinde yer alacağı geniş yelpazede bir Suriye gerçeğini kendilerine uygun görmüşlerdir. Böylelikle aslında Türkiye ile Suriye’nin güneyindeki İslamcı güçler arasında bir tampon bölge oluşturmayı düşünmektedirler. Zaten güney Kürdistan böyle bir oluşumdur. Suriye’yi de siyasal İslam’ın hâkim olmadığı bir ülke haline getirerek böyle bir tedbir kuşağı oluşturmuş olacaklar.

AKP VE FETHULLAH GÜLEN

Kuşkusuz Ortadoğu’nun diğer alanlarında yine işbirlikçi siyasal İslam’a dayalı bölgeye hâkim olma politikalarını sürdüreceklerdir. Zaten AKP ve Fetullah Gülen gerçeğinde görüldüğü gibi, Türkiye’de de böyle bir işbirlikçi siyasal İslamcı kesimin belirli düzeyde güç olmasını kendi çıkarlarına görmektedirler. Belki Türkiye’de işbirlikçi siyasal İslam’ın Türkiye’ye tümden hâkim olmasını istemiyorlar; bu konuda Türkiye’de işbirlikçi siyasal İslam’ı dengeleyecek siyasal akımların varlığını da gerekli görüyorlar, ama gerektiğinde kullanacakları bir işbirlikçi siyasal İslamcı kesimin varlığını da kendileri açısından gerekli görüyorlar. Fetullah Gülen ile ajanlık düzeyindeki sıkı ilişkilerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Yine AKP içindeki etkilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.

GEZİ PARKI

Ancak İstanbul’da bir parkta kesilen ağaçlar sonrası gelişen direniş sürecinde görülmüştür ki, ABD ve Avrupa siyasal İslam’ın hegemon olduğu bir Türkiye’yi de istememektedir. Bu nedenle siyasal İslamcı hegemonyanın oluşmayacağı siyasal dengeleri önemli görmektedir. Bunun sonucu da Gezi Parkı süresince AKP iktidarına ciddi eleştiriler getirmişlerdir. Bu eleştiriler aslında nasıl bir Türkiye istediklerinin ortaya konulmasıdır. ABD ve Avrupa’ya göre siyasal İslamcılar Türkiye’de bir güç olmalı, gerektiğinde onları kullanabilmeli, ancak hegemonik iktidar haline gelmemelidirler. İstanbul’dan başlayan ve Türkiye’ye yayılan direnişler sürecinde ABD’nin ortaya koyduğu tutumu böyle değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz bundan Gezi Parkı direnişinin demokratik ve özgürlükçü olmadığı gibi bir anlam çıkmaz. Sadece demokratik ve özgürlükçü bu direnişten kendine göre bir yararlanma tutumu gösterdikleri söylenebilir. Yoksa Gezi Parkı direnişin ortaya çıkardığı duygu ve düşünceyi de kendileri açısından tehlikeli görmektedirler. Bu gerçeklik bir daha göstermektedir ki, Ortadoğu’daki ülkeler kendi sorunlarını demokratik temelde çözmezlerse dış güçler her sorunu kendilerine karşı kullanabilirler. Bu, sözkonusu direnişlerin ve tutumların yanlışlığını değil, bu direnişlere yol açan sorunları çözmeyenlerin yanlış bir yaklaşım içinde olduğunu gösterir.

Uluslararası güçlerin Ortadoğu’da işbirlikçi siyasal İslam’a ya da başka güçlere dayalı egemenliğini sürdürme politikalarında ulus-devlete dayanama vardır. Kuşkusuz ulus devletin bazı katı yönlerini törpülemektedirler. Çünkü ulus devletin 20. yüzyıldaki çok katı karakteri toplumda huzursuzlukları süreklileştirmekte, bu da uluslararası güçlerin işbirlikçiler yoluyla bölgedeki hâkimiyetini sıkıntıya düşürmektedir. Diğer yandan, klasik ulus devletlerin zihniyeti ve hukuk formu sermayenin serbest ve güvenli dolaşımı konusunda da bazı engeller çıkarmaktadır. Uluslararası tekeller artık ulus devletlerin kendilerini biraz daha etkili ve güç gördükleri eski zihniyeti bırakmalarını ve ülkelerini tümüyle uluslararası tekellerin sömürüsüne açmalarını istediklerinden, ulus devletlerin bu yönlü engelleyici yanlarını törpülemektedirler. Ancak yine zihniyet ulus devletçi zihniyettir. Milliyetçi eğilim biraz İslam sosuyla yer değiştirmektedir. Ya da işbirlikçi İslam renginin etkili olduğu bir ulus devlet gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bunlar iki yüzyıldır Ortadoğu’ya sokulan modernist zihniyetin ve yapıların devamından farklı bir şey değildir. Modernizm aslında İslam kimliğiyle Ortadoğu’ya sokulmaktadır. Kapitalizm bu işbirlikçi siyasal İslam’la Ortadoğu’yu fethetmektedir. Bir yönüyle işbirlikçi siyasal İslam ulus devlet ajanlığı yeni biçimde sürdürmektedir.

Eski ulus devletler, dünyada şekillenen yeni kapitalist modernist uygarlığın yerel şubeleriydiler. Ulus devletlerin klasik iktidar bloklarının yapamadığı, beceremediği ajanlığı şimdi işbirlikçi İslam daha etkili bir biçimde yapmaya çalışmaktadır. Bu açıdan uluslararası kapitalist modernist sistem ulus devletler döneminde tümden fethedemediği Ortadoğu’yu şimdi ılımlı işbirlikçi İslam örtüsü altında, onların ajanlığıyla fethetme politikası izlemektedir. Bunun da Türkiye gerçeğinde olduğu gibi, önemli başarılar ve sonuçlar elde ettiğini görmek gerekir. İşte şimdi Tunus’ta da, Mısır’da da, Libya’da da bu işbirlikçi ılımlı İslam üzerinden bölgeyi fethedeceklerdir. Bir nevi işbirlikçi ılımlı İslam Ortadoğu’da kapitalist modernitenin Truva Atı rolünü oynamaktadır.

Kapitalist modernist sistemin ulus devlet anlayışı gibi, bu yeni işbirlikçi politikaları da bölgedeki sorunlara cevap olamayacaktır. Çünkü özünde demokratik karakterde değildir. Bütün etnik ve dinsel toplulukların demokratik yaşamına ve özgürlüklerine dayalı bir sistem şekillendirilmiyor. Toplumları işbirlikçileri üzerinden zapturap altına almayı hedefliyor. Yine Ortadoğu’daki çelişkileri sürekli kullanarak kontrol etme politikasından vazgeçmemişlerdir. Bu yönüyle Ortadoğu’da çelişkilerin ortadan kalkacağı, bütün etnik ve dinsel toplulukların, diğer sosyal toplulukların kendini özgürce örgütleyeceği, ifade edeceği ve bu temelde demokratik topluma dayalı bir Ortadoğu sistemi istenmiyor. Çünkü demokratik topluma dayalı demokratikleşmiş toplumlar iradeli topluluklardır, güçlenmiş topluluklardır. Dolayısıyla dış güçlerin isteklerine, dayatmalarına boyun eğmeyecek topluluklardır. Demokrasi ve demokratikleşme aslında egemenlerin, dış güçlerin bir coğrafyada, bir ülkede etkilerini azaltma, ortadan kaldırma durumunu ortaya çıkarır. Bu açıdan tabii ki uluslararası güçler Ortadoğu’nun tümden demokratikleşmesini ve özgürleşmesini sağlayacak politikalar ve adımlarlardan rahatsız olacaklardır. Toplumların demokratik örgütlenmesine dayalı özgür topluluklar haline gelmesini istemeyeceklerdir. Bu yönüyle ABD ve Avrupa’nın Ortadoğu’ya müdahalesi ve yeni şekillendirmek istediği düzen toplumları tatmin etmediğinden ve ihtiyaçlarına cevap vermediğinden toplulukların örgütlenme ve direnme pozisyonu devam edecektir. Ne Ortadoğu’da sorunlar bitecektir, ne de Ortadoğu’da bu sorunların kaynağı olan uluslararası güçlere ve bunların işbirlikçilerine karşı direniş son bulacaktır. Bu yönüyle uluslararası güçlerin bölgedeki yeni düzeni sorunlara çözüm bulma düzeni değildir. Aksine, sorunların varlığı üzerinden kendini yaşatma, yine toplumlar üzerinde işbirlikçiliğe dayalı bir bölge hâkimiyeti istediklerinden, Ortadoğu’daki siyasal çatışmalar da egemenlere karşı toplumların direnişi de devam edecektir. Hem de eskisinden daha fazla devam edecektir.

Arap baharı denen hareketlerde olduğu gibi, eski despotik rejimlerin yıkılmasından sonra yeni iktidar blokları, yeni siyasal güçler tarih sahnesine çıkmıştır. Pandora’nın kutusu açılmıştır. Yeni iktidar bloklarına dayalı olarak ülkelerde ve bölgede hâkimiyet kurulsa da, artık alt-üst oluş sürecinde ortaya çıkan yeni siyasal güçler Ortadoğu’da özgürlükçü demokratik sistem kurmak için mücadelelerini sürdüreceklerdir. Bu yönüyle Ortadoğu 21. Yüzyılda mücadeleleriyle, çekişme ve çatışmalarıyla 20. Yüzyıldan daha zengin, daha dinamik bir siyasal ve toplumsal yaşam gerçeğini yaşayacaktır.

ÖCALAN’IN GELİŞTİRDİĞİ PARADİGMA

Partinizin önderliği kuzey Kürdistan ve tüm Ortadoğu için demokratik çözüm inisiyatifini ortaya koydu. Ortadoğu coğrafyası kapitalist sistemin hegemonyasındaki son iki yüzyıllık geçmişinde bu tür proje ve hamleleri görmedi. Siz bu projenin Türkiye’nin geleceği ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesinde nasıl bir rol oynayacağını düşünüyorsunuz?





AK SOYGUN ALİ DİBO YU UNUTMA UNUTTURMA TIKLA

 



Tasarim & Grafik: iMECE, TURKIYE
Bu siteyi en iyi IE4.0 ve uzeri browser, 1024x768 ekran genisligi ve yuksek renk modunda izleyebilirsiniz.
Her hakki TÜRK MİLLETİNDE saklidir.